Şeker gibi: Breakfast at Limonata!

Herkese mutlu haftalar!
    Dün bizim için güzel, heyecanlı bir pazar günüydü. Maaile yani kardeşler, yakın arkadaşlar toplaşıp kahvaltıya gidecektik Nişantaşı'ndaki Limonata'ya. (Gitmeyenler için: Limonata İzzet Çapa'nın açtığı, konseptli, rengarenk bir mekan. Hemen buraya tıklayarak göz gezdirebilirsiniz.) Zaten mekanın renklerini ve enerjisini düşünüp renkli bir şeyler giymek istemiştim. Bir de sonradan sabah kanepede boş boş otururken dvd'liğimin en önünde bana doğru bakan "Breakfast at Tiffany's" dvd'm gözüme çarptı. Audrey Hepburn'ün toplu saçları, kapaktaki kocaman kolyesi hatta dvd'nin kapağının capcanlı pembeliği bile benim kafamın içinde ışıklar yaktı. Ben de açtım müziğimi, başladım hazırlanmaya. Deep Blue Something - Breakfast at Tiffany's'ini dinledim playlist'imin ilk şarkısı olarak. Siz de buradan dinleyebilirsiniz. Hatta bunu okurken kesin dinleyin, sonrasında da klibini izleyin, okumanız bitince kocaman gülümsemeyle ayrılacaksınız. :) (Ben şu an yazarken de dinliyorum, içimde kocaman huzur oluştu!)




    Bugün biraz açık cart pembe olayım istedim. Çok rengarenk olamadım belki ama pembe bağırıyo yeterince. Zaten aslında bu kadar cart bir pembe varken onu kompanse etmek adına biraz daha pastel tutmalı sanki. (Yeri geldiğinde bu sözümü yutacağım, biliyorum.) Aslında genel olarak, yine asıl meselem takılarla bugün de; ama buna ek olarak kendimce ayakkabılarımın konçları ve yeleğimin hem aynı renk olması, hem de aynı örgüden olması gibi bir güzellik yaptım.
    Bir de Bath&Body Works'ün vanilyalı - frambuazlı kremini sürdüm bolca. Bazen sırf vanilya ya da sırf frambuaz çok ağır kaçıyor ama bu krem hem öyle olmamış, kararında olmuş; hem de parfüm gibi bol bol koku yayıyor etrafa mis gibi.




    Soldaki fotoğraftaki bereyi geçen sene almıştım Accesorize'dan. Hala daha kaşkolu satılıyor, bir de benzer desenli bir bere daha gördüm geçen gün. Hem gri, hem pembe olduğu için; bugün bir de bunu takayım dedim.
   Makyaja gelince, onu da siyahlı, grili yaptım, biraz smoky eyes olsun diye uğraştım aslında. Ama yapmadan önce yüzüme Body Shop'ın gül aromalı kremini sürdüm. Böylece hem makyajı çıkarmak daha kolay oluyor, hem de yapmak daha kolay oluyor. Bir de daha sağlıklı oluyor tabii cilt için.
    Bu "Smoky Eyes" olayını yaratmak için, Flormar'ın "Smoky Eyes" kalemini kullanıyorum ben. Çok memnunum, akarı, kokarı yok. Ama çok koyu yapacaklar için tavsiyem de; alt zemini çok siyah farla doldurmamaları. Yani, açık renkler daha aydınlık+belirgin duruyor.
Biraz pembe tonlarında allık kullandım, ekstra olarak, bir de yine Nivea - Gül aromalı nemlendirici yetti.



n
  




   Bugün giydiğim giysilerin hepsini kendi mağazamızdan aldım. Bluzlerimin markası ON Triko.   Benim özellikle yelek çok hoşuma gidiyor. El örgüsü gibi, ama daha güncel takılarla falan birleşince sofistike bir şeyler çıkıyor ortaya. (Bu sırada, "kendi mağazamız diye çok bahsediyorum, açıklamak istedim. Annemle babamın, Kastamonu'da işlettiği Mod Plaza isimli çok katlı bir mağaza. Konsept olarak Boyner'lere benzetebilirim. Ama kendi tasarladıkları ürünler de satılıyor. Bunun dışında tüm her şeyi kendi zevkleriyle seçip getiriyorlar.)
    Pembe boğazlı kazağımın herhangi bir deseni yok üstünde. Ama kolları karpuz kol. Bir de delik delik desenli. Zaten adı bile güzel, karpuz kol.     
    Pantolonumu özellikle beyaz ve paçaları hafif bol seçtim. Çok tayt gibi gözüksün istemedim. Koyu renk bir şey seçmek istememe sebebim de; kafamda yarattığım konsepti ve içinde bulunduğum ruh halini yıkar gibi geldi sanki.
    Kemer olarak da koyu gri, örgü bir kemer taktım, Levi's'tan almıştım taaa ortaokulda. Ama anca lisede hoşuma gitmeye başladı, üniversitede takar oldum. :)
  


                                                      

Yeleğimin arkadan görünüşünü de koymak istedim. Arkadan daha güzel gözüküyor sanırım. 





    En zevkli kısma geldim, holey! 
    Takılarım belli olduğu gibi takım: Küpesi, yüzüğü, kolyesi, bilekliği. Bir de kocaman tabii ki. Böyle dallı budaklı ağaç gibi bir obje var. Karışıklığı çok hoşuma gitti en başta zaten. Gümüş ama eskitme gümüş görünümde. Biraz daha koyu yani. Saatim Diesel, görebileceğiniz en büyük saatlerden. Zaten "Duvar saati mi taktın?, Daha büyük saat taksaydın, hahahahaha!" esprilerine çok fazla maruz kalıyorum ama ben yakıştırıyorum, seviyorum büyük saat. Hatta aynısının kırmızısı annemde var, şimdi gözüm onda. :)
    Yüzüklerimden biri, dediğim gibi takımın bir parçası. Diğeri de beyazlı - gümüşlü kalın bir yüzük. Aslında önce yüzükleri gördüğünüzden tam tersi ellere takmıştım, yani saat olan elime ağaçlı yüzük gibi; ama sonradan bütünlüğü bozuyor gibi geldi.
    Bir de bu resimde bluzumun kolları daha belirgin. Deseni daha seçilebilir duruyor. Bu sırada "Kış günü kısa kollu giyilir mi?" diye soru işaretleri olabilir ama hep iç mekanlarda gezince daha bile iyi oluyor aslında.





    Son olarak ayakkabılarımdan da biraz bahsedeyim. Yine kendi mağazamızdan aldığım ve de bu seneye kadar giymediğim bir yarım çizmeydi bu. Yanda düğmeleri var, baya kalın yünden de bir konçu var. Ugg gibi çok merserize yünden değil, daha kalın ve sert. Hafif de topuklu. Kendisi süet ama burnu yağlı süet. Hani şu, bu sıralar çok gördüğümüz, önüyle ana kısmının rengi farklı gibi olan olaydan yapmışlar.

    Yazımı bitirmeden kendi çektiğim birkaç fotoğrafı koymak istedim Limonata'dan, bu yazının enerjisini daha da hissettirebilmek için. Burası tatlıları seçip sipariş ettiğiniz bölüm. Nasıl da rengarenk ve cezbedici! Kocaman da bir bayram şekeri ağacı var. Ve bu mekandan bir detay yalnızca, daha neler neler... Benim favorim "Dark Sexy Chocolate"; ama bir karamelli cheesecake yedim ki her an fikrimi değişebilir. :)












Audrey Hepburn'ün bu dünya güzeli resmini de koyayım ki büyük takı, toplu saç olayı güzlece örneklensin; gözümüz, gönlümüz açılarak bitreyim yazımı diye. Herkese iyi haftalar, çook mutlu yıllar!

No comments :

Post a Comment